bir felsefe makalesi nasıl yazılır?

felsefe bir gerekçelendirme disiplini. bir felsefe makalesi de bir iddianın ortaya atılıp gerekçelendirilmesinden ibaret. ayrıca karşı iddiaları ve karşıörnekleri sunup çürütürsünüz (çelişmezlik ilkesi), belki başka bir olasılık olmadığını gösterirsiniz (üçüncü halin olanaksızlığı ilkesi). iddianız sayesinde açılan yeni kapıları, örtbas ettiğiniz ya da es geçtiğiniz noktaları, başka olasılıkları işaret edersiniz. kaynak metinler ve ikincil literatür hep araç.

pratik öneriler: bilinçaltınıza güvenin ve makale hakkında düşünmeye erken başlayın. konunuzu hızla daraltın. her zaman alçakgönüllü, net, duru ve dürüst olun. iddianızı yakın arkadaşlarınıza anlatın, deli gibi ileri geri tartışın. makalenizin planını yapın ama kendinizi deli gömleğine sokmayın. yazarken arkadaşınıza konuşur gibi yazın. akademik jargonu fazla sallamayın. makalenizin başında, eklemlerinde ve sonunda okura iddianızı hatırlatın, nerden gelinip nereye gidildiğini de net olarak tekrar tekrar hatırlatın. okurunuzun bir ortaokul öğrencisi olduğunu farz edin hep. makalenizi sözlü bir bildiri olarak okuyacaksanız, dinleyicilerin kesinlikle salak olduğunu farz edin ve hazırlayacağınıza emin olduğum o fazla malzemeden neleri atacağınıza bildiriden önce karar vermiş olun, mesela o paragrafları ya da bölümleri kırmızı kalemle ayraç içine alın. örnekleri bolca ama akıllıca kullanın. konu dışına çıkmayın allah aşkına. bir felsefe makalesinde “descartes 17. yüzyılda yaşamıştır” diye bir cümle kolay kolay olmaz. felsefe tarihiyle ilgili bir makaleyse iddianızı temellendirmek, hiç olmazsa sağlamlaştırmak için alıntı yapın. gerektiği ölçüde dipnot ve kaynakça kullanın. önemli: olası itirazları öngörmeye ve yanıtlamaya çalışın. gene önemli: eğer iddianızın gelip tıkandığı yerler varsa ve çözüm bulamazsanız bunu da belirtebilirsiniz, sakın çekinmeyin. her şey düzenlenmiş olsun ama hiçbir şeyi gizlemeyin bence. makalenizin en azından ilk 5 okuru (tercihen ilk 50 okuru) siz olun. (rastgele baktığım bir kaynak şu.)

biliyorum, felsefe öğrencilerinin zorlandığı iş iddia bulmak. önerim içinize bakın. neye inanıyorsunuz? ki zaten bir şeylere inanarak geliyorsunuz. o zaten inandığınız şeyi deşin. bunu yaparken yaşadığınız o şaşkınlık ve boşluk var ya, o altından halı çekilmişlik hissi var ya, gerçek felsefe budur. yüzü biraz çirkin, patlak gözlü, ruhu garip ve derin, adı sokrates. demek yıllarca onun bunun fikirlerini okuyup yorumlamak dönemi bitti, siz şu anda felsefeye giriyorsunuz, zor geliyorsunuz ama hoş geliyorsunuz.

Posted in geliş | 1 Yorum

“bitkilerden hayvanlara geçiş… kesintisiz”

“o halde başka açıdan hayvanların doğası ve üremesi böyle. eylemleri ve yaşamları ise kişiliklerine ve beslenmelerine göre değişiyor. zira başka hayvanlar bile ruhla ilgili özelliklerden izler taşıyor, ki bu izler insanlarda daha belirgin bir farklılık gösteriyor. ne de olsa uysallık ve vahşilik, yumuşaklık ve yabanilik, cesaret ve korkaklık, korkular ve atılganlıklar, huylu haller ve huysuzluklar birçoklarında oluyor – düşünme yatkınlığını [peri tên dionoian suneseôs] andıran özellikler de öyle, tıpkı söz ettiğimiz kısımlarda olduğu gibi. zaten kimi özellikler [hayvanlarda] insandakine göre daha çok ya da daha az, kimisi insanda hayvanlardakine göre öyle (örneğin kimi özellikler insanda daha çok bulunuyor, kimisi de başka hayvanlarda daha çok), kimisi ise benzeşmeli [tô analogon] bir farklılık gösteriyor: örneğin insandaki sanata, bilgeliğe ve zekaya benzeşen başka bir doğal güç kimi hayvanlarda oluyor. çocukluk yıllarına bakanlar bunun gibi bir şeyi çok açıkça görüyor: sonradan sahip olacakları huyların hani adeta izleri ve tohumları çocuklarda görünse bile ruhları o dönemde vahşi hayvanların ruhundan farksız oluyor, dolayısıyla başka hayvanların kimi özelliklerinin bunlarla çok benzeşmesi hiç mantıksız değil.

doğa cansızlardan hayvanlara doğru öyle gıdım gıdım geçer ki kesintisizlikten dolayı bunlar arasındaki sınır neresi ve ortaları neresi fark edemeyiz. nitekim cansızlardan sonra ilk olarak bitki cinsi var. kimi bitki bir öbürüne oranla yaşamdan daha çok pay alır gibi görünür, ancak cinsin bütünü başka cisimlere oranla az çok canlı görünürken hayvanlara oranla cansız görünür. bitkilerden hayvanlara geçiş, daha önce söylendiği gibi, kesintisiz. nitekim deniz canlılarından kimisinin hayvan mı bitki mi olduğu insanı şaşkınlığa düşürebilir, zira bunlar yapışık büyür, sökülünce çoğu ölür… genelde de kabukderililer [ostrakoderma] yer değiştiren hayvanlara oranla bitkilere benzer. duyular açısından da kimilerinde [kimi hayvanlarda] hiç gösterge olmaz, kimilerinde belli belirsiz. kimisinin vücudunun doğası etimsi… sünger ise tam bitki gibi. az az farklarla biri öbürüne daha çok yaşam ve hareket sahibi gibi görünüyor, hep ama. yaşamak için yapılan eylemler de aynı öyle.” (aristo, hayvan araştırmaları, 588a16 vd.)

Posted in aristo belgeleri | 3 Yorum

aristo’nun yaşamı

“İ.Ö. 384’te Kuzey Yunanistan’da Stageira kasabasında doğdu. Babası doktor Nikomakhos, Makedon kralı Amyntas’ın dostu ve saray hekimiydi. Annesi Phaistis aileden zengin bir kadındı.

Continue reading

Posted in aristo belgeleri | Yorum yapın

Posted in takip | Yorum yapın

kitap formatları

http://www.nytimes.com/2011/09/04/books/review/the-mechanic-muse-from-scroll-to-screen.html?_r=1

yazıya göre e-kitaptan ve rulodan farklı olarak kitabın bir özelliği süreksiz okuma.

Posted in takip | Yorum yapın

u-ram choe

ali çakır’dan gelen: http://www.bitforms.com/u-ram-choe-gallery.html

Posted in takip | Yorum yapın

parçalı ham. hakkında

ahmet güntan’ın son şiir kitabı parçalı ham. hakkında yücel kayıran yazı yazmış. yazıda ahmet güntan ve parçalı ham.‘dan ziyade, yücel kayıran’ın kendi kavramları, bağlantıları, yargıları, istekleri, itirazcılara karşı önlemleri var. parçalı ham.‘da ise tarih, hayvanlar, ruh hastaları, iş makinaları, bok kıvamları, kapitalizm, eşcinsellik, yahudiler, kürtler, allah korkusu, büyük ortadoğu projesi, sorunlu çocuklar, yaşlılar, yoksullar ve köylüler var.

geçen ay çarşıda eniştemle karşılaştım. kardeşiyle lahmacuncudan çıkıyorlardı. hal hatır sordum, biraz konuştuk, sonra laf bitti… işlek sokağın ortasında biraz uzakta dimdik duran eniştemle bakışıyorduk. sağlı sollu insanlar geçerken elleri cebinde kafasını aşağı yukarı ağır ağır salladı. gözümün içine bakarak durdu ve şöyle dedi: “peki.”

Posted in takip | 2 Yorum

aristoculuk zamandizini

[ziyaretçilerden ve arkadaşlardan içerik ve biçim konularında yardım gelmeye başladı. şimdilik veri biriktirmeyi sürdürüyorum.]

google map’in coğrafya için yaptığını tarih için yapan bir internet uygulaması var mı? tıklaya tıklaya gezebileceğimiz, yaklaşıp uzaklaşabileceğimiz bir zamandizin uygulaması yani. ayrıca google map’i dört anayönün dışında, bir de geçmişe doğru götürecek bir uygulama da ilginç olabilir, mesela basra körfezi’nin haritasına bakarken batıya ya da güneye değil de geçmişe gitmek için tıklasam. bu uygulamanın adını da borges’in hikayesindeki gibi “funes” koysalar…

neyse, bu bir aristoculuk zamandizini taslağı. şimdilik referanslar wiki odaklı ama sonra ayrıntıya girilir. herkesten katkı beklerim. hatta bu dizinin daha güzel boyutlandırılmasını sağlayacak tasarımcı arkadaşlardan da katkı beklerim. kısaltmalar sonda.
Continue reading

Posted in aristo belgeleri | 1 Yorum

yirmiüçüncü meninski notu: “cümhûr”

meninski’de türkçe karşılığı “cem olmuş kavim”. daha büyük ve üstün (præstantior) insan grubu, eşraf. ayrıca farsça heme gibi “her şey”. ayrıca büyük kum tepesi. arena, yani kum.

meninski’nin verdiği bir örnek yazı dilinde kullanılan “cümhûr ile”, yani topluca, bölük bölük, hep birlikte, topyekun. bir başka örnek uyaklı “ümûr-ı cümhur” ya da “ümûr-ül cümhûr”, latincede negotia publica aut reipublicæ. burada cümhûr artık ümûru olan bir kavim, umursayan bir topluluk. negotia etrafında toplanmış, otium‘u ya da skholê‘si bozulmuş da işlerini bitirip rahatına dönmek isteyen bir kavim. hala kendini durağanlığıyla, yani rahatıyla tanımlayan, hareketi bir sapma olarak düşünen bir kavim. meninski’ye göre cümhûr golius’un lyon’da basılan arapça-latince sözlüğünde respublica diye karşılanmış, almanca gemeine regierung ve republic… nişanyan’a göre cümhurun çoğulu cemâhir’in arapçadaki bir anlamı da “topluca hareket eden insan topluluğu”. hareketi sapma olarak düşünmeyen, hareket ettiği hedefle kendini tanımlayan artık kavim.

Posted in meninski notları | Yorum yapın

en iyi dil ölü dildir

john wilkins (1614-1672) akıl sahibi bütün varlıkların temel ortak kavramlarından hareketle mükemmel ve evrensel bir yapay dil oluşturmaya çalışanların önde geleni. kitabı essay towards a real character, and a philosophical language‘da (1668) ”porphyrios ağacı” biçiminde düzenlediği çizelgede 40 ana cins önermiş, bunlar da 251 ayrımla 2030 türe ayrışıyormuş. umberto eco’nun avrupa kültüründe kusursuz dil arayışı‘ndan aktardığım için -miş’li -muş’lu konuşuyorum. göz atmak isteyenler, göz atmak isteyip istemediklerini bir kez daha düşünüp şu linke tıklayabilir. Continue reading

Posted in geliş | 3 Yorum

george orwell, “politics and the english language”, 1946

http://www.resort.com/~prime8/Orwell/patee.html

özellikle siyaset, bilim, diplomasi ve hukuk dilinde duruluk arayanlara:

“1. Basılı yayınlarda sık gördüğünüz metaforu, benzetmeyi ya da başka söz sanatını asla kullanmayın.

2. Kısa bir sözcük kullanabileceğiniz yerde asla uzun sözcük kullanmayın.

3. Yazınızdan bir sözcüğü atabiliyorsanız her zaman atın.

4. Etkin çatı kullanabileceğiniz yerde asla edilgin çatı kullanmayın.

5. Gündelik İngilizcede bir eşdeğerini düşünebiliyorsanız asla yabancı bir deyim, bilimsel terim ya da jargon unsuru kullanmayın.

6. Söylediğiniz şey artık bir ucubeye dönmüşse yukardaki kurallardan istediğinizi delin.”

Posted in alıntılar | Yorum yapın

“dil davamız”

tdk’dan “dil davamız”, sağolsun burçin aydoğdu’nun sitesi gerekli taramalar‘dan.

Posted in araş geriş | Yorum yapın

ziyaretçilerle: humus susmak mı demek?

bir ziyaretçi bu siteye şu soruyla ulaşmış: “humus susmak mı demek?”

yanıt, bildiğim kadarıyla hayır. “hamuş” susan demek, tasavvufta arka planı vardır, mevlana’da mahlas gibidir. “humus” ise çokanlamlı. yemek olan humus, nişanyan’a göre temelde aramiceden ve nohut anlamından geliyormuş. balçık gibi bir anlama gelen latince humus ise toprak demek herhalde, gökyüzünün karşıtı olarak aşağı, aşağılık demek. anlamı hakkaten balçık gibi: meillet’ye göre halk arasında “nemli” anlamındaki latince humidus sözcüğüyle bağdaştırılmış. oysa insanın balçıktan yaratıldığı fikri uyarınca latince homo‘yla ilişkili (bkz: homoseksüel). işin garibi, yunancadan gelen homos ve hama gibi sözcüklerle (bkz: homojen) galiba alakası olmayan bir sözcük. latincede “aşağılık” anlamı taşıyan homo vara vara humilitas‘a da varır ki “alçakgönüllülük” demek, “gönül indirme” demek. daha gidiyor.

Posted in ziyaretçilerle | Yorum yapın

aristoteles, “metafizik”, vii, 1

var. ne var? e bu var. bu ne ama? masa.

masa var. e ama masanın rengi de var, aynı anlamda değil tabii. masa bir şey, bir varlık, başlı başına bir varlık, rengi öyle değil, o renk masanın rengi. bir renk illa taşıyanının, taşıyıcısının rengi. masanın kahverengi renginin kendi başına bir varlık olmadığı şurdan belli: kahverengi bir varlığın, kahvenin rengi. kahve herhalde illa kahverengi değil. kafa karıştı mı? iyi.

“varolan, birçok anlamda söyleniyor, daha önce birçok anlamda söylenenler konusunda ayrıştırdığımız gibi [metafizik, v, 7’ye bakınız]. ne de olsa varolan demek bir açıdan nelik ve doğrudan bir nesne demek, bir açıdan da nitelik, nicelik ya da böyle yüklenenlerden başka biri demek. varolan, bunca anlamda söylense de belli ki birincil anlamda varolan nelik, ki bu da varlık demek. (ne de olsa doğrudan bir nesnenin niteliğini söylerken iyi ya da kötü olduğunu söylüyoruz, altı kulaç ya da insan olduğunu değil; oysa ne olduğunu söylerken, beyaz, sıcak ya da altı kulaç demiyoruz da bir insan diyoruz ya da bir tanrı diyoruz.) öbürleri de böyle bir varolanın niceliği, niteliği ya da etkilenimleri vb. olarak varolan. Continue reading

Posted in aristo belgeleri | Yorum yapın

merleau-ponty, “algılanan dünya”, üç bölüm

fransızca okuyor, ingilizce altyazı var:

1

2

3

Posted in alıntılar | Yorum yapın

cem akaş, “bumba dağın arkasını merak ediyor”

çıktı! ben kant kulübü‘nü sevmiştim, bunu da okurum. kitap şurda, tanıtım yazısı burda.

Posted in kitap tanıtımı | Yorum yapın

sivil cesaret

Posted in geliş | Yorum yapın

vavın gözü çağlayan

Posted in geliş | 1 Yorum

mustafa ırgat, “sonu zor”

Sonu Zormustafa ırgat’ın şiir terekesi çıktı!

Posted in kitap tanıtımı | Yorum yapın

cin

“sevgi ve şimdidir o, madem köpüklü kışa ve yazın uğultusuna açık evi inşa eden o, e yiyecekleri içecekleri arıtan kim, kaçamak yerlerin tılsımı kim, istasyonların insanüstü hazzı. sevgi ve gelecek o, güç desen aşk desen, sinir krizlerinde ayağa kalkıp ve bunalımlarda düşüp baktığımız desen kim, fırtına göğünden ve cezbe bayraklarından dalgalanarak geçen desen o.

aşk o, mükemmel ve yeniden icat edilmiş ölçü, harika ve beklenmedik akıl, sonsuzluk da: kaçışı olmaz niteliklerin sevdiğimiz makinası kim ki. dehşete düşmeyenimiz yok onun tavizinden ve kendimizinkinden: sağlığımızdan zevk, yetilerimizde bir hamle, bencil sevgi ve tutku ona, sonsuz yaşamından bizi seven o…

ve onu hatırlıyoruz ve o yollarda… ve Tapınma çekip giderse, çınlar onun verdiği söz, çınlar: “batıl inançlar, eski vücutlar, çiftler ve çağlar! dağılın! bu çağ batan çağ!”

yok gideceği, sonra bir gökkubbeden ineceği, kadınların öfkelerinin, erkeklerin neşelerinin ve bütün bu günahın vebalini sırtlanacağı: olan oldu, o var ve seviyoruz.

oooo merhaba nefesleri, merhaba kafaları, merhaba koşuları, formlar ve eylemdeki mükemmelliğin merhaba feci hızı.

merhaba zihnin doğurganlığı ve evrenin uçsuz bucaksızlığı!

merhaba vücudu! hadi düşlenen özgürlük, yeni şiddetin çapraz lütfunun kırılışı!

görünümü, görünümü! bütün eski diz çökmeler ve acılar onun peşinden kalkmada.

aydınlığı! sesle ve hareketle alakalı bütün ıstırapların en yoğun müzikte iptali.

adımı! eski işgallerden daha muazzam göçler.

merhaba o ve biz! kayıp merhametlerden daha hayırlı kibir.

merhaba dünya! merhaba yeni felaketlerin aydınlık şarkısı!

hepimizi tanıdı ve hepimizi sevdi. bu kış gecesi bilelim, körfez körfez, uğultulu kutuptan şatoya, halk kitlelerinden plaja, bakışlardan bakışlara, güçler ve duygular bitik, ona seslenmeyi ve onu görmeyi bilelim, geri yollamayı ve bataklıkların altından ve kar çöllerinin tepelerinden izlemeyi onun görünümlerini, soluk alıp verişlerini, vücudunu, aydınlığını.”

arthur rimbaud

Posted in alıntılar | Yorum yapın

“The Turkish Language Reform – A Catastrophic Success” by Geoffrey Lewis (3/3)

Let me finish my review of Lewis’ book on a more constructive note. Continue reading

Posted in kitap tanıtımı | 2 Yorum

ismet

Posted in takip | Yorum yapın

yirmiikinci meninski notu: “firâk”

meninski latince şöyle karşılıyor: “discedere ab amico, & ipse discessus, separatio, absentia, & desiderium absentis.” yani bir arkadaştan ayrılmak, hatta ayrılığın kendisi, ayrılma, birisinin yokluğu, eksikliği, olmayan birisine özlem. güzel de bir örnek veriyor: ol gün firâk visâle mübeddel olup [ayrılığın yerini kavuşma alıp] elele alüp derûni dükâne geldiler. bir de şu: bir rûzi pür firâkte, acı dolu, ayrılık dolu bir günde. bir çağ yangını‘nın yazarı hulki aktunç’a saygılar.

Posted in meninski notları | Yorum yapın

kuzen hafızası

daha kendimi bilmeden kardeşimleydim. ikimizin de seçmediği bir kaynaşımdı, saydam kafalardı, gece karanlıkta “sen uyudun mu?” diye fısıldamalardı, uyanınca hemen gidip öbürünü uyandırmaktı. eşyaşarlığımız ve ortak hafızamız ezeli, o tamdı. arkadaşlarımla arkadaş olmaya ve kalmaya biraz ben karar verdim. öyle öyle arkadaşımlarımla da bir ortak hafızamız oluştu, özgürce oluşturduk. bu geç ve bilinçli bir hafıza, geleceklerin gölgesinde kalan bir geçmiş.

kuzenlik kuzinlik ise kardeşlikten de arkadaşlıktan da farklı. annelerimiz babalarımız kardeştir. kuzenim en başından beri vardı ama kardeşimden farklı olarak ara ara vardı, ne göbeklerimiz bağlı, ne sırtlarımız yapışık. hayatlarımız birbirine uğrardı, misafirliklerde, kar tatillerinde, yatıya kalışlarda, bayramlarda, yaz tatillerinde.

kuzen hafızası bu epizodik, bölük pörçük ama müzikal hafıza. arkadaşımla özgür ve bilinçli olarak oluşturduğumuz hafıza gibi değil, derin, gizemli, bir ölçüde maruz kalınmış bir hafıza. ama kardeşiminkinden farkını herkes bilir: kuzenimle evrimimiz kesintili olduğu için, kuzenim öyle şeyler hatırlar ki ancak o söyleyince hatırlarım ama ben kendimi onlarda tam tanıyamam: silivri’de teyzemlerdeydik, odanda şu posterler vardı, sen hatta siteden şu kıza deli gibi aşıktın, hani gölde yarışlar yapardık, her yaz kolum kırılıyordu… bu kadarı yetsin.

Posted in geliş | Yorum yapın

taslak olarak kaybet

bilakis hüseyin şuşut.

Posted in takip | Yorum yapın

“The Turkish Language Reform – A Catastrophic Success” by Geoffrey Lewis (2/3)

This universally acclaimed book written by an emeritus professor of Turkish at the University of Oxford fails to fulfill its main purpose of acquainting the general reader with the Turkish language reform (p. 1), because it presents and evaluates its subject matter simplistically, unscientifically and unfairly. Here I shall try to show this by following the lead of his introduction. Continue reading

Posted in kitap tanıtımı | Yorum yapın

antikçağla ilgili yeni yayınlar

İstanbul’un Antikçağ Tarihi: Klasik ve Hellenistik Dönemler, Murat Arslan, Odin Yayıncılık, 2010, 595 sayfa.

Arka kapak: Bu kitap İstanbul’un Klasik-Hellenistik Dönem tarihi, tarihi coğrafyası ve tkoplumsal yapısını ele almaktadır. Kitabın amacı antik kaynaklar, epigrafik belgeler, nümismatik buluntular ile son zamanlarda ele geçen arkeolojik kalıntılardan elde edilen veriler ışığında, İstanbul Boğazı’nın her iki yakasında ikamet eden otokton halklarla bölgeye sonradan yerleşen kolonistlerin birbirleri ve dön9emin önde gelen idari merkezleriyle kurdukları siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerini analiz etmektir.

Ion Şiir Üzerineİon, Platon, Yunancadan çeviren: Nihal Petek Boyacı, Kabalcı Yayınları, 2011, 78 sayfa.

Arka kapak: Platon’un henüz siyaset yaşamına adım atmadığı bir dönemde kaleme aldığı lon, zihinleri sanatın ve şiirin kıvrımlarında dolaşmaya çağıran bir diyalogtur. Bu bakımdan başta Homeros ve Hesiodos olmak üzere şairlerin tanrısal ilhamlarla ve edebi inceliklerle örülü şiirsel dünyalarına yöneltilmiş felsefi bir şiir ve sanat eleştirisi niteliğini taşımaktadır. Bir sanat eserinin kökeni, yaratımı, temsil ve icrasına yönelik titiz bir tartışmanın konu edildiği bu diyalog, yine Sokrates’in tanımıyla, okuyucusunu büyüleyip kendine çeken bir Magnesia taşı gibidir.

Euthyphron, Platon, Yunancadan çeviren: Güvenç Şar, Kabalcı Yayınları, 2011, 104 sayfa.

Arka kapak: Euthyphron, Platon’un gençlik dönemi diyalogları arasında sayılır ve konu itibariyle Sokrates’in Savunması, Kriton ve Phaidon diyaloglarıyla bir bütünlük oluşturur. Diyalogta İÖ 399 yılında dinsizlik ve gençlerin ahlakını bozma suçlamalarıyla yargılanıp idama mahkum edilen Sokrates’in yargılanmasından hemen önceki süreç anlatılmaktadır. Sokrates burada, kendisine yöneltilen en önemli suçlamalardan biri olan dinsizlik suçlamasına karşı mahkeme önünde yapacağı savunmada izleyeceği yolun temel taşlarını döşer gibidir. İşlediği bir cinayet yüzünden babasını dava etmekte ısrar eden ve bunun dindarca bir eylem olduğunda direten Euthyphron’un bu kişisel davasının yanına Sokrates kendi davasını koyar ve bu davayı ahlaki, siyasi ve hukuki yönleriyle ele alarak dindarlığın ve dinsizliğin ne olduğunu tartışmaya açar. Derin bir bakış açısı ve titiz akıl yürütmelerle dindarlık anlayışını sorgular ve Euthyphron’un şahsında Atina toplumuna din duyuşunun kaynağını düşündürmeye çalışır, kısacası dinin gündelik yaşamla, ahlakla, siyasetle, hukukla temas eden yanlarını ince bir alayla gözler önüne serer.

Eski Yunanca-Türkçe Sözlük, Güler Çelgin, Kabalcı Yayınları, 2011, 735 sayfa.

Bu kaynak, Türkiye’de ve Türkçede önemli bir boşluğu dolduruyor. Öncelikle, benzer tek kaynak olan Suat Sinanoğlu’nun sözlüğünün baskısı çoktan bitmişti. İkinci olarak, Çelgin’in sözlüğü, Kabalcı Yayınları’nın Çiğdem Dürüşken yönetiminde 2005′te kurduğu “Humanitas – Yunan ve Latin Klasikleri” dizisinde bugüne kadar ikidilli olarak yayımlanan 25 kitaba anlamlı bir başvuru kitabı oluşturuyor. Orta boy bir sözlük olarak taşınması kolay, güzel ciltli.

Küçücük bir soru: Sözlük maddelerinin puntosu, satır aralıkları ve hatta marjları daha küçültülseydi, daha çok bilgi kapsanamaz mıydı? Bu sayede küçük puntolu önsöz daha uzun tutulabilir, harf tablosu genişletilebilir ve böylece romanizasyon konusunda temel bir başvuru kaynağı oluşturulabilirdi. Çelgin’in bibliyografya çalışmasının baskısını dört gözle beklediğimizi de söyleyeyim bu vesileyle. Güler Çelgin’in ve emeği geçen herkesin eline sağlık!

Arka kapak: Hint-Avrupa dil ailesinin üyesi olan Eski Yunanca, çeşitli lehçelere ayrılan çok zengin bir antik dildir. Eski Yunan – Latin dilleri ve edebiyatları öğrencileri ve araştırmacılarının yanı sıra Eskiçağ Tarihi, Klasik Arkeoloji, Yunan – Latin Epigrafyası, Antik Felsefe, Çağdaş Yunanca bilim dallarında öğrenim görenler ve araştırma yapanlar için, ayrıca Hukuk, Tıp, Eczacılık, Biyoloji gibi bilim dallarının terminolojisi açısından büyük önem taşıyan Eski Yunanca’nın öğrenilmesi ve kullanılmasında sözlüklerin özel bir yeri vardır. Osmanlı Dönemi’nde Darül-fünun’un eğitim programlarında yer almayan, ilk kez Cumhuriyet Dönemi’nde Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün öngörü, arzu ve girişimleriyle Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde, ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde öğretilmeye başlayan Eski Yunanca bugün başta Ankara, İstanbul, Ege ve Akdeniz üniversitelerimizin Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri bölümleri olmak üzere çeşitli üniversitelerimizde zorunlu ya da seçmeli ders olarak öğretilmektedir. Eski Yunanca’nın ülkemizde yaklaşık 70 yıllık bir geçmişinin olmasına karşılık, şimdiye değin, Prof. Dr. Suat Sinanoğlu’nun 1953 yılında basılan, Kelimelerin Etymonu Esas Tutularak Tertiplenen Yunanca-Türkçe Sözlük adlı, bugün tükenmiş durumdaki etimolojik sözlüğü dışında Eski Yunanca’dan Türkçe’ye bir sözlük yayımlanmamıştır. Yaklaşık 20.000 maddeden oluşan, elinizdeki Eski Yunanca-Türkçe Sözlük, yazarın İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde uzun yıllardan beri vermekte olduğu Eski Yunanca derslerinin kendisine kazandırdığı deneyimle, öncelikle öğrencilerin gereksinimleri göz önünde tutularak hazırlanmıştır. Uzun soluklu bir çalışmanın ürünü ve gerek amacı gerek kapsamıyla ülkemizde bir ilk olan Eski Yunanca-Türkçe Sözlük’ün, alanındaki büyük boşluğun doldurulmasına katkı sağlaması hedeflenmektedir.

Posted in kitap tanıtımı | Yorum yapın

ima

Posted in alıntılar | Yorum yapın

“The Turkish Language Reform – A Catastrophic Success” by Geoffrey Lewis (1/3)

I simply would like to let the unacquainted reader know that Lewis’ qualification of the Turkish language reform as a “catastrophy”, and his portrayal of its history as particularly funny or grotesque, are deliberately simplistic, unscientific and unfair. Although the book’s sometimes confusing irony hinges on its oxymoronic subtitle, the author does not offer criteria for evaluating “success” and “catastrophy”. I urge the readers to make up their own mind from the material Lewis’ book does indeed supply, but to beware of his one-sided, pedantic and often sarcastic conclusions. Although the body of his text is more nuanced, as a whole this book unduly demonizes the Turkish language reform.
Continue reading

Posted in kitap tanıtımı | 7 Yorum

yirmibirinci meninski notu: “âdet”

meninski “âdet” sözcüğünü nefis sözcüklerle denkleştirmiş:  “latince… receptus mos, habitus, usus, ritus. almanca gewohnheit, gebrauch, übung. italyanca costume, usanza, uso, habito…” ayrıca “âdetten taşra” deyimi “latince extra consuetudinem, insolitus, extraordinarius…” nişanyan’da “âdet” sözcüğünün kökteşleri de güzel: adi, alelade, fevkalade, harikulade, mutat, bermutat, itiyat, ait, aidat, avdet ve iade.

Continue reading

Posted in meninski notları | Yorum yapın