Dağlarca’yla 90’ların ortasında bir bahar günü Kadıköy rıhtımındaki Vagon kahvesinde tanıştım. Ona en sadık kalmış, üstüne en çok kafa yormuş ve onu en çok çevirmiş kişilerden Ahmet Soysal bana onun şiirini tanıtmıştı. Pazartesi, çarşamba ve cumaları Vagon’a uğradığını söylemişti. İstersen uğra dedi Ahmet. Çok istiyordum uğradım.
Hakkaten vagon gibi iki kapılı bir kahveydi. Çevreme bakınca, etrafına birkaç izleyici yanaşmış, tavla oynayan yaşlı ve gözlüklü bir adam gördüm, tahmin ettim ki Dağlarca o. “Oturabilir miyim diye sordu genç”, Dağlarca kafasını kaldırıp uzunca baktı, tabure çekip tavla masasına yanaştım. 80 küsur yaşındaydı, ben 18-19 yaşındaydım. Damdan düşer gibi uğradığım için olacak bana “kendigelen” lakabını taktı sonradan. Bu lakabı o unuttu, ben hatırladım tabii. O sıra tavlada yendiği kişiye de galiba lakap takmıştı (bu lakabı da Dağlarca hatırlamıyordu, Ahmet hatırlıyordu): “marskesen”. Ama Dağlarca unutkan biri değildi.
Birkaç yıl düzenli düzensiz kahveye uğradım. Migros faturalarını, kahvede king için kullanılan küçük saman kağıtları kesip kesip üstüne eski yazıyla sıkış tıkış yazdığı şiirleri bana okuyordu buluşmalarımızda genelde. Ben de şiirleri dinleyip Latin alfabesiyle yazdıktan sonra evde bilgisayara geçiriyordum, Dağlarca’ya ya da yayıncıya veriyordum. Ahmet Soysal haklı, o yıllarda Dağlarca unutulmuştu, kategorize edilmekle, yani ne olduğu belirlenmekle unutulmuştu, o nedenle etrafında çok az insan vardı, yazıları yeni alfabeye geçirip bilgisayara aktaracak başkası olmadığından birkaç yıl ona seve seve yazıcılık yaptım. Ama edebiyatta büyük yazarın sohbetleri ve salonları filan olur ya, öyle sohbet etmiyorduk, çok az tartışıyorduk. O konuşuyordu, ben yazıyordum, yazmazken dinliyordum. Dağlarca özellikle konuşkan olmamakla birlikte konuşmayı seviyordu. Sözcükleri, cümleleri, anlatılanları sevdiği için. Havaya Çizilen Dünya’dan, hatta daha öncesinden beri dilin esaslı bir şeyleri her an icat ya da keşfedebileceğine her an inanarak konuştuğu için.
O ilk gün bende kalan ve sonra devam eden izlenim, belki askerlik eğitiminden kalma Stoacılığı. Ömür boyu yalnızlığı, eşsizliği, eski kuşaklara özgü tutumluluğu, tavladan tutun da Türkçenin başka dillerle (özellikle de Fransızcayla) karşılaştırılmasına, başka şairlerle ilişkisine kadar her yerde kendini gösteren hırsı… Hırs diyorum ama gerçekten çocukça bir hırstı, profesyonel, kariyerci bir hırs değil. İlla hep kazanmayı değil, yarışıp yarışıp hakkıyla kazanmayı sever gibiydi. Hınçsız bir hırstı diyeyim onunki. Dağlarca’nın hınçsızlığını, özellikle de şiirinin hınçsızlığını Beyaz dergisinin bir toplantısında Mithat Şen’in evinde Turgay Özen bana işaret etmişti. Dağlarca’da nicelik hırsı bence nitelik ihtirasının tersinden bile farklıydı. Stoacılık dedim ama onu da düzeltmem gerek. Yaşayış biçimi Stoacıydı, kalenderdi, askeriydi, düşünme biçimi Stoacı değildi ama. Asla ilgisiz, dalgın ya da unutkan görmedim onu. Kendine sığışmış halde görmedim.
Stoacılığın tersine, Dağlarca’da ve şiirinde Nietzsche’nin yapıtlarından bir şeyler var gibi gelir bana. Hele Daha’da. Bu hırsın bir örneği şu olabilir: gözleri az gördüğü için tavla oynarken attığı zarın kaç geldiğini bana sorardı, iyi bir zar değilse gözleri iyi görmediği halde tavlaya yaklaşıp bakar, sonra dönüp bana bir daha bir daha sorardı. Bir başka örneği kendi anlattığı bir olaydı: Dağlarca’nın kitaplara girmemiş şiirlerini bulmak için dergi tararken Orhan Seyfi Orhon’un bir yazısını görmüştüm, edebiyatta “öküz” sözcüğünün kullanımını bayağı buluyordu. Sanırım Pertev Naili Boratav’la Dağlarca’yı kınıyordu. Orhan Seyfi Orhon Dağlarca’dan hoşlanmayan birisiymiş herhalde. 40’ların başında Peyami Safa’nın evinde bir yemekte bu tatsızlık su yüzüne çıkmış, hangisinin daha iyi şair olduğunu belirlemek için iki şairi iki odaya kapatıp kısa bir süre içinde birer şiir yazdırmışlar. Orhan Seyfi Orhon’un yazdığı şiiri bilmiyorum tabii (Dağlarca küçümseyici ve komik bir takım şeyler söylemişti şiir hakkında) ama Dağlarca’nın yarışan ve kazanan şiirini biliyorum. Adı bile İftihar‘dı:
Parlıyor sularla, ağaçlarla uzaktan,
Havaya muvazi bir uyumak,
Parlıyor alnım, fikriçinde,
Yeşil ve ıslak ..
Dil devrimine, Atatürkçülüğe, antiemperyalizme çok bağlıydı. Bu konularda ödün veren kişilere de çok kızardı. Missouri zırhlısı olayındaki tutumunu tam bilmiyorum, o şiiri biliyorum tek, ama benim tanıdığım zamanlarda Amerikan emperyalizmini ve işbirlikçi hükümetleri sürekli yerden yere vururdu. Dağlarca elbette Atatürkçü şiirlerine indirgenemez ama Atatürkçülüğünü ve kendi deyimiyle “toplumculuğunu” yadsımak için bir neden değil bu. Türkçeciliğine gelince, Dağlarca bu tutumunu ulusalcılığa dayandırırdı (ben aynı fikirde değildim ama onunla tartışmadım; ben ulusalcı değil, akılcı olduğu için Türkçeciyim, bir Türk ulusu olmasa bile ben gene Karamanlı olurum). Kutluk’un Evindeki Konuşma’yı imzalarken “Türkçe’nin genç yolcusu” diye yazmıştı, duygulanmıştım, duygulanırım hala. Bana defalarca (kaç defa) aynı sözcüklerle ve aynı sözcük sırasıyla aynı cümleyi söylemişti, yazdırmıştı: “Uğrunda bir yaşam verilmemiş her şey değersizdir.”
Dağlarca’nın katı fikirleri vardı ama onda çarpıcı olan şey rastlantıya, doğaçlamaya meraklı oluşu, açık oluşuydu, açlığıydı. Onun metafizik, ontolojik ya da felsefi yanı bundan kaynaklanıyordu galiba. Dalgın, laubali, yüzeysel ya da içine kapanık görmedim onu hiç. İnat ederdi ama inat olsun diye değil. İnadı psikolojik değildi, ontolojikti, süredurumdu, oreksis‘ti, conatus gibi bir şeydi sanki. Anlatamayacağım kadar değil, anlatamayacağım bir biçimde korkusuzdu. Otoriter davrandığı olurdu ama otorite olduğunu düşündüğünden değil. Esas olayı hayretti, Yunus Emre’deki hayranlık ya da Eski Yunan felsefesindeki thaumazein.
İlk kez Çocuk ve Allah’ı okuduktan sonra ablam şöyle bir şey demişti: “Dağlarca’da güzellik duygusu ne kadar güçlü!” Güzelliği sevmek etik, ontolojik ve metafizik anlamlara geliyordu Dağlarca’da. Resmiyet, protokol ve formaliteye aldırmazdı. Halk adamı olup olmamak, diplomalı olup olmamak onun için anlamsızdı. Benim gözümde sağlıklı, komplekssiz bir tutumdu bu.
“Arızaları” yok değildi: Fransızca bilip bilmemeye bence gereğinden fazla önem verirdi mesela. Hatırlıyorum, Fransızca öğrenmeyi başaramadığını söylemişti, yeniklik hissi ve gururla karışık. Ama bundan hareketle Fransızcayı fazla önemsiyordu bence, genelde de yabancı dilleri bir tür egzotizm hissiyle fazla önemsiyordu ve tepkiselleşiyordu. Yabancı dil bilen birinin Türkçesinin bozulacağını söylediği oluyordu mesela. Yabancı dil bilenlere karşı hayranlıkla karışık bir kıskançlık ya da gıpta ile küçümseme hissediyordu sanki. Sonunda dil konusunda bir tür saflığa, hijyene sığınıyordu. Bir yandan Fransızcayı ve Fransız kültürünü aslında ilginç laflarla eleştiriyordu (Fransız dilbilgisini kölecilikle bağdaştırıyordu mesela) ama sonra dönüp Fransızcanın önemsizliğinden söz ediyordu. Argüman açısından bu bir çelişki ama Batı Acısı da bu çelişkinin ürünü.
Ahmet Soysal Beyaz‘ın son sayısındaki yazısında pek çoklarının bildiği ve yer yer küçümsediği bir özelliğinden söz etmiş: Dağlarca’nın niceliğe önem verişinden. Dağlarca hakkaten de nitelikten neredeyse hiç söz etmezdi. Tabii ki iyiyle kötüyü ayırt ederdi ama bu konuyu ayrıntılandırmazdı. Kendi kitaplarını, şiirlerini nitelik açısından değerlendirmezdi. Yaptığı hiçbir şeyi eleştiremeyecek biri olduğu için değil ama. Niceliğe önem verdiği için daha çok. Geçmişte yaptıklarının niteliğini değerlendirmeye vakti yoktu sanki. Önemli olan şiir yazmaktı, yani an an daha çok şiir yazmaktı onun için. Osman Çakmakçı’nın sözüyle, evet, kazıcı değil toplayıcıydı. Toplayıcıydı çünkü dünya hep daha daha çoktu Dağlarca’nın gözünde. Gerçek, Dağlarca’ya göre, sığmazlık gerçeği‘ydi.
Ahmet Soysal’ın yazısını okuyana kadar fark etmediğim bir şey var burada. Ahmet Güntan’ın “kalite güvencesi” gibi bir deyimle ifade ettiği bir tutum vardır, bir tür mükemmeliyetçilik, bir tür robotik garantörlük tutumu. Her yazdığının iyi olması gerektiği fikrinden hareketle bir yazarın kendine hep gelecekten bakması hali, şimdi yazılanı geçmişçesine değerlendirme ve denetleme alışkanlığı. Kendine dışarıdan bakma hali, bugün yazdığına yarından bakma hali. Yazılarının yakılmasını ya da yazılarına kesin bir biçim vermeyi isteyen bir yazarın tutumu böyle bir şey olabilir. (Deleuze şey demiş, “Ben ölünce, bakın, çekmeceler boş!”) Oysa bugüne yarından bakmak mümkün olmayabilir, yarın bugünden sıçrayabileceğimiz bir yer olmayabilir. Dolayısıyla bugün kafamızda yarını öngörüp oradan bugün yaptıklarımızı ölçüp biçmemiz belki de boş bir varsayıma dayanıyordur. Belki de Dağlarca’nın tutumu buydu: bugün yazdığı şiir bugün mutlaklığındaydı. Sayı mutlaklığındaydı hatta. Bana bir şiirde bir dize yazdırdıktan sonra bazen Fransızcaya çevirmemi isterdi ve Türkçesindeki sözcük sayısıyla Fransızcadakini karşılaştırırdı. Ahmet’in yazısını okuyana kadar garipsedim bu tutumunu Dağlarca’nın.
Oysa nasıl Dağlarca’nın kendi şiirinin niteliğinin üstünde durmaması niteliği önemsemediği anlamına gelmiyorsa, Dağlarca’nın hatırladığım kadarıyla hiç özeleştiri yapmaması da kendini eleştirilemeyecek biri saymasından değil kendine öyle bir mesafe koymamasından kaynaklanıyordu. Öyle bir mesafeyi ferah ferah koyabilecek biriydi tabii ki. Dağlarca müfettişlik de yapmıştı. Belki de sanatçıların, edebiyatçıların özeleştirisi başka insanların özeleştirilerine benzemiyor. Dağlarca’nın özeleştirisi de, yaptığını yapmayı bırakıp kendine uzaktan bakmak biçimini almıyordu. Özeleştiri özel bir tutum değildi, yaratıcılığı ayraç içine almayı gerektirecek bir tutum değildi. Özeleştiri özel bir denetleme ve değerlendirme hali değildi. Yaratmak zaten bir değer yaratımı olduğundan özeleştiri özel bir hal değil, doğal hal. Özeleştiri denetlemeye özgü değil, denemeye içkin. Özeleştirinin en eriyik, en doygun hali yaratım belki. Dağlarca’nın niteliğe ve özeleştiriye güya mesafeli oluşu düzyazı yazmamasının da esas nedeni olabilir. Dağlarca “her Türk şairi gibi ben de Aleviyim” demişti, Afrikalıydı da. Tamtam çalan birini düşünün, bu kişi belki oturup müziği konusunda özeleştiri yapmaz ama oturmadan özeleştiri yapar, çalarak özeleştiri yapıyordur belki. Hatta belki eleştirilecek bir öz yoktur onun için. Her nota zaten öncekinin eleştirisi, ona bir cevap, ona bir mesafe ve o mesafe üzerinden o notayla buluşma. Teorik değil pratik bir özeleştiri.
Belgesel değer taşır diye yazıyorum bunları. Unuturum diye, unutursam yokolup giderler diye. Dağlarca’yla yaşadığım en tipik şeyi söyleyip bırakayım o zaman. Sabahtan kahvede şiir kopyaladıktan sonra, koluma girerdi, öğle yemeğine çıkardık. Özellikle deli dana hastalığının çıktığı dönemden itibaren tavuk döner yemek için şimdi Kadıköy rıhtımında Gold kafe’nin yanındaki bir dönerciye kadar, ben kamburlaşırdım, Dağlarca koluma girer, 100-200 metre yürürdük. Rıhtım boyunca ağır ağır yürürken Dağlarca konuşurdu, sonra bir an bir dururdu. Duraksarken bunu konuştuğu konuyla biraz senkronize ederdi, kolumu bırakmadan durup yüzüme bakardı. Çevremizde belediye otobüsleri, koşturan insanlar, dükkanlardan gelen müzikler, kuşlar, bulutlar filan geçip giderken biz o halde donakalırdık, zaman durur gibi olurdu. Sonra ben tepki verince ya da boş boş bakınca önümüze dönüp yolumuza devam ederdik.
Dağlarca’yı çok sevdim, onu çok özleyeceğim.
beyaz’ın dağlarca için çıkardığı özel sayısının (aslında derginin devamının geleceğini sananlar için de saklı bir özel taşıyor fakat ne yazık ki ahmet soysal böyle bir şeyin gündemlerinde olmadığını söylemişti) ardından gelen ve kimi yerlerde ortak bir geçmişin derinliğine doğru kayan bu güzel yazı için teşekkür ederiz. özellikle ben kendi adıma, dağlarca’nın şiiri ve yaşam olayları arasındaki ilişkilere dair yeni içgörüler edindim.
yazıdaki felsefi değinmeleri de anmalıyım, onlar da başka bir tat veriyor şiire ve elbette şairine…
selamlar,
v.ç.
buradaki vagon kahvesi nerdedir şimdi merak ettim?
vagon kapandı. yerine ne açıldı bilmiyorum ama kadıköy rıhtımda fasıl, hamburg, münih ve benzin gibi restoranların sırasındaydı. son yıllarında ise bugünkü fazıl hüsnü dağlarca sokak’taki kahveye inerdi. sonra oraya da inememeye başladı…
vagon şimdiki denizbank’ın yerindeydi…
En son Kadıköy, Kadife Sokak’ta Vagon Cafe vardı. Sanırım aynı yer değil.
rıhtımdaydı vagon. şimdiki denizbank’ın yerinde…