felsefe bir gerekçelendirme disiplini. bir felsefe makalesi de bir iddianın ortaya atılıp gerekçelendirilmesinden ibaret. ayrıca karşı iddiaları ve karşıörnekleri sunup çürütürsünüz (çelişmezlik ilkesi), belki başka bir olasılık olmadığını gösterirsiniz (üçüncü halin olanaksızlığı ilkesi). iddianız sayesinde açılan yeni kapıları, örtbas ettiğiniz ya da es geçtiğiniz noktaları, başka olasılıkları işaret edersiniz. kaynak metinler ve ikincil literatür hep araç.
pratik öneriler: bilinçaltınıza güvenin ve makale hakkında düşünmeye erken başlayın. konunuzu hızla daraltın. her zaman alçakgönüllü, net, duru ve dürüst olun. iddianızı yakın arkadaşlarınıza anlatın, deli gibi ileri geri tartışın. makalenizin planını yapın ama kendinizi deli gömleğine sokmayın. yazarken arkadaşınıza konuşur gibi yazın. akademik jargonu fazla sallamayın. makalenizin başında, eklemlerinde ve sonunda okura iddianızı hatırlatın, nerden gelinip nereye gidildiğini de net olarak tekrar tekrar hatırlatın. okurunuzun bir ortaokul öğrencisi olduğunu farz edin hep. makalenizi sözlü bir bildiri olarak okuyacaksanız, dinleyicilerin kesinlikle salak olduğunu farz edin ve hazırlayacağınıza emin olduğum o fazla malzemeden neleri atacağınıza bildiriden önce karar vermiş olun, mesela o paragrafları ya da bölümleri kırmızı kalemle ayraç içine alın. örnekleri bolca ama akıllıca kullanın. konu dışına çıkmayın allah aşkına. bir felsefe makalesinde “descartes 17. yüzyılda yaşamıştır” diye bir cümle kolay kolay olmaz. felsefe tarihiyle ilgili bir makaleyse iddianızı temellendirmek, hiç olmazsa sağlamlaştırmak için alıntı yapın. gerektiği ölçüde dipnot ve kaynakça kullanın. önemli: olası itirazları öngörmeye ve yanıtlamaya çalışın. gene önemli: eğer iddianızın gelip tıkandığı yerler varsa ve çözüm bulamazsanız bunu da belirtebilirsiniz, sakın çekinmeyin. her şey düzenlenmiş olsun ama hiçbir şeyi gizlemeyin bence. makalenizin en azından ilk 5 okuru (tercihen ilk 50 okuru) siz olun. (rastgele baktığım bir kaynak şu.)
biliyorum, felsefe öğrencilerinin zorlandığı iş iddia bulmak. önerim içinize bakın. neye inanıyorsunuz? ki zaten bir şeylere inanarak geliyorsunuz. o zaten inandığınız şeyi deşin. bunu yaparken yaşadığınız o şaşkınlık ve boşluk var ya, o altından halı çekilmişlik hissi var ya, gerçek felsefe budur. yüzü biraz çirkin, patlak gözlü, ruhu garip ve derin, adı sokrates. demek yıllarca onun bunun fikirlerini okuyup yorumlamak dönemi bitti, siz şu anda felsefeye giriyorsunuz, zor geliyorsunuz ama hoş geliyorsunuz.
yazmaktan, hatta yazılı olandan korkmak var. mükemmeliyetçilik maskesiyle geziyor o da.
Çok güzel bir yazı. Bir felsefe makalesi nasıl yazılır’ın teknik birtakım koşulları olduğu aşikar, oraya dair değil de şu “iddia bulmak” ve “içimize bakmak” kısmına dair birkaç sözüm, sorum var ama benim. Bu konuştuğumuz bağlamdan çok kopmadan soracak olursak, kişinin içine bakması ne demek, kişinin “zaten” bir şeylere inanarak gelmesi ne demek? Bu laflar bende biraz muğlak, biraz belli belirsiz ama iyi(ye dönük) bir his yaratıyor – yani kulağıma hoş, tanıdık geliyor. Fakat yine de buraları biraz daha yok-lamak istiyorum.
Felsefe yapmak deriz Türkçede. Ders yapmak deriz. Bu “yapmak” yüklemine hep takılmışımdır ben. Kestirmeden söyleyeyim; felsefe yazmanın da felsefe yapmanın bir uzantısı olduğunu düşünüyorum. Bu önkabulden hareket edeceğim sanırım.
Şimdi yazacaklarım, kendi deneyimlerime, okumalarıma ve gözlemlerime dayanıyor – kimseye yönelik değil laflarım elbette, sadece gözlemlerimi ifade etmeye çalışacağım. Spekülatif boyutu biraz yüksek olsa da benim için anlamlı ve değerli; belki sizin, sizler için de bir anlam ifade eder… (“anlam ifade etmek”in İngilizce “make sense”, içinde “make” fiilinin olması ne hoş tesadüf)
Bir bitkiyi toprağa ekiyorsunuz. Bu bitkinin o toprakta bitmesi için, o bitkinin yetiştiği iklim koşullarının o coğrafyanın iklim koşullarıyla örtüşmesi gerekir. Mesela soğuk ve rüzgarlı bir yerde limon ağacı ekemezsin. Ekersen görürsün ne olacağını. Yani dış koşulların o bitki için uygun olması icap eder. Bir de iç koşullar vardır. Diyelim ki ekmek istediğin bitki humuslu toprağı sevmiyor, bu durumda da bir ürünün ortaya çıkması ihtimali hayli düşer. Yani ürün alabilmek için kabaca iki koşul vardır: iklim koşulları ve toprağın uygunluğu. Toprağa bir öncelik vermek istemiyoruz burada. Çünkü mesela yağmur yağmazsa eğer o coğrafyada, toprak kurak verimsiz bir yer haline gelir. Toprak, bitkinin ekildiği yer itibariyle “zemin” olmasına rağmen, dış koşullara bir bakıma bağlıdır, dış koşullardan etkilenir. Bu türden bir bağımlılığın söz konusu olduğu bir durumda, içeri-dışarı ayrımının nasıl yeniden yapılacağı düşünülmeye değer bir konu olsa gerek.
Felsefe yapmak… Üniversitede felsefe yapmak… Metin okumak, bir metni işlemek, anlamaya çalışmak… Çok basit kaçacak belki ama ne demek bunlar? Herkesin önceden o metni sınıfa okuyarak gelmesi ve hocanın bu metni daha önce defalarca okumasının, daha iyi bilmesinin avantajıyla onun az anlaşılan, kapalı yerlerini açımlaması mıdır bir felsefe metni işlemek, ders yapmak? Benim kanaatim o ki bir ders böyle yapılmaz. Bir şey yapılır elbette ama, o ders veya felsefe olmaz; olsa olsa kognitif bir yarış olur. Elbette herkes önceden okumalıdır, ödevini yapmalıdır; ama bir “ders yapmak” için öncelikle bir metin “seslendirilir”, seslendirilmelidir. Bir şey “yapmak” için, bir kitaptaki metnin, yani kitap sayfalarına yazılmış, kakılmış olan o kelimelerin, harflerin öncelikli olarak seslendirilerek somut bir karşılığını bulmak gerekir. Bu somutlaş(tır)ma olmazdan önce yapılan edilenler, soyut bir süreçten öteye gitmez ve yalnızca akla hitap eder, sonucunda sadece bir şey öğrenilir. Ses maddi bir şeydir ama. Hocanın sesiyle yeniden hayat bulur ve duyusal bir nitelik kazanır metin. Hocanın veya birisinin sesiyle birlikte yeniden hayat bulan metnin sesi, bu seslendirme yoluyla ve esnasında, “sadece bir ses olarak”, öğrencinin psukhesine çarpar. Evvela sadece bir ses olarak psukheyi açar metin; bu aşamada da koyulan kognitif bariyerler, henüz metin kendisini sizin psukhenize (ses yoluyla) yazmadan önce, metni vakitsizce ele geçirme, metin üzerinde hakimiyet kurma çabalarıdır aslında. (Bu nedenledir ki bazı metinleri ilk okuyuşunuzda, yani onları kendi kendimize ilk seslendirdiğimizde, anlamamamız gerekir. Anlıyorsak yanlış bir şey var demektir – bunu böyle söylemiş olalım.) Psukhe (tabii burada psukhenin bedensel bir şey de olduğunu unutmayalım – o seslenme karşısındaki heyecanlanmak, belki ter dökmekten, vb. şeylerden bahsediyoruz biraz da) bu türden bir somut açılımdan ve metin kendisini psukheye yazdıktan sonra anlama süreci başlar aslında. (İngilizce ifadelerle söyleyecek olursak, response’umuz bize correspond edene olur – burada correspondance’ın yazışma anlamını da hazi olduğunu unutmayalım. Fransızcada da yine bu ifadelerle dile getirebiliriz bunu). Ama anlamanın çok önemli bir ayağı daha vardır: Psukhenin toprağıyla yazılan şey arasındaki mütekabiliyet. Metin kendisini ses yoluyla psukheye yazarken, psukhenin ona, doğru topografik bölgeleri göstermesi gerekir. Yukarıda bahsettiğimiz şu toprağın uygunluğu meselesine götürür işte bu da bizi. Bu türden bir uygunluğun olmayışı, piyasaya karşılığı olmadan para sürmek gibi bir şeydir, (felsefeci) enflasyonu(nu) şişirir sadece: Psukheye kendisini tab edecek, kaydedecek, yazacak şeyin sizde bir karşılığının olması, onun kokusunun bize bir tanıdık gelmesi gerekir – bunu böyle tasvir edelim. İşte bu nedenle bazı hocalar konularını iyi bilse dahi bizde bir saygı uyandırmaz, hep bir kötü hissimiz vardır onlara dair, çünkü anlama sürecinin ikinci ayağı eksiktir onlarda, toprakları uygun değildir, bu apaçık görünür her şeylerinde ve her yerlerinde.
Sahici olarak bir ders böyle “yapılır” bence. Bu şekilde “paylaşım” çıkar ortaya. İnsan öğrendiğini değil de bir şey anladığını; yapılan şeyde kendi emeğinin, alın terinin de olduğunu hisseder. Yani ders yapılmış olur “sahiden” de.
***
[Yukarıya, metnimin içine koymak istemediğim bir çift lafım daha var; köşeli parantez içinde sunmak istiyorum bu kanaatimi de. Ben analitik felsefe geleneğine sıkı sıkıya bağlı bir okulda eğitim gördüm. Genel anlamda çok kayda değer bulmuşumdur bu eğitimi, zira kestirmeden söylersek, felsefi bir soru sorup da buna bilimin verdiği yanıtı göz ardı ederek felsefe yapamayız. Ancak, gözlemlerim o ki, yukarıda dile getirdiğimiz diğer olanaklılık koşulu orada pek önemsiz bulunuyor. Analitik gelenekte, aklı başında, zeka melekesi yeterli herkesin felsefe yapabileceği gibi bir ideolojik arkaplan üzerinden işler yürütülüyor. Halbuki kazın ayağı öyle değil, yani olmamalı! Beni bunları yazmaya iten bir diğer temel motivasyon da aslında bu arkaplandan duyduğum rahatsızlıktır!]